Yüce Allah, surenin 36-45. ayetlerinde vahye kör bakanların, ondan yüz çevirenlerin şeytanla arkadaş kılınacaklarını, artık şeytanın onlardan ayrılmayacağını, mahşerde derin bir pişmanlık yaşayacaklarını, ancak her birisinin azapta ortak olacaklarını, körlüğü, sağırlığı ve sapkınlığı tercih edenlere hidayet edilmeyeceğini, onlardan bunun hesabının sorulacağını, vahye sarılmak gerektiğini, herkesin mutlak surette o vahiyden hesaba çekileceğini, Rahmân’dan başkasına kulluk edilmesi yönünde herhangi bir buyruğu olmadığını dile getirmektedir.
ı. (43. Ayet): Vahye Sarılma Gereği
فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذ۪يٓ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Elbette sen doğru yoldasın.”
Ayetteki فَاسْتَمْسِكْ [femtemsik] emri “sımsıkı sarıl”; بِالَّذ۪يٓ اُو۫حِيَ [billezî ûhıye ] ifadesi “vahyedilmiş olan şeye”; اِلَيْكَ [ileyke] ifadesi “sana”; اِنَّكَ [inneke] ifadesi “muhakkak ki sen”; عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ‘[alâ sırâtın müstakîmin] tamlaması ise “dosdoğru bir yol üzerinde(sin)” demektir.
Burada Hz. Peygamber’in vahye sarılması gerektiği ve böylece dosdoğru yolda olacağı gerçeği gündeme getirilmektedir.
1. فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذ۪يٓ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl!” Yüce Allah Hz. Peygamber’e çeşitli yönlerden moral verdikten sonra, onu [sırât-ı müstakîm] adını verdiği “dosdoğru yol” üzerinde sabit kılacak prensibi kendisine emretmekte, bu doğrultuda kendisine vahyedilen Kur’an’a sımsıkı sarılması gerektiğini beyan etmektedir.
Vahye sıkıca sarılmanın aslında kopmaz bir kulpa yapışmak manasına geldiğiyle ilgili olarak Bakara 2:256’da şu bilgiler yer almaktadır: “O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanır güvenirse kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır.” Benzer şekilde Lokmân 31:22’de “muhsin olarak, yani işini düzgün yaparak yüzünü, benliğini Allah’a teslim edenlerin de aynı şekilde sağlam bir kulpa yapıştığı” ifade edilmektedir.
Yüce Allah Âl-i İmrân 3:103’te herkesin topluca Yüce Allah’ın ipine yani Kur’an’a sıkıca sarılmasını ve ayrılığa düşmemesini emretmektedir. Hacc 22:78’de Allah’a yani O’nun vahyi olan Kur’an’a sımsıkı sarılmak emri yer almaktadır. Bütün bu ayetlerde dikkat çekilen husus esasında Nisâ 4:146’da beyan edildiği gibi Yüce Allah’a sımsıkı sarılmak, dini sadece ve sadece Allah’a has kılmaktır. Çünkü Âl-i İmrân 3:101’de zikredildiği gibi “her kim Allah’a sımsıkı sarılır, O’nun prensiplerini harfiyen uygulamaya çalışırsa dosdoğru yola eriştirilmiş olacaktır.”
Hz. Peygamber’in vahye “sımsıkı sarılması” gerektiği, başka ayetlerde ona “tâbi olması” emri şeklinde zikredilmektedir. Bu bağlamda Yûnus 10:109’da şöyle buyrulmaktadır: “(Ey Peygamber!) Sen, sana vahyolunmakta olana tâbi ol!” Yüce Allah Hz. Peygamber’in şahsında bütün insanlığa hitap etmekte ve insanların tâbi olması gereken prensibi tanıtmaktadır.
Bu cümle, önceki ayetin anlamını devam ettirmekte, Yüce Allah tarafından indirilen Kitâb’ın indirilişinin bir başka gayesini dile getirmektedir ki o da “vahye tâbi olmak”tır. Vahye sarılmak gerekliliğiyle ilgili Kur’an’da çeşitli buyruklar yer almaktadır.(150)
En‘âm 6:106, Arâf 7:3, Yûnus 10:109, Ahzâb 33:2, Câsiye 45:18 gibi ayetlerde Hz. Peygamber’e hitap edilerek vahye tâbi olması gerektiği beyan edilmekte, Bakara 2:170, En‘âm 6:153, 155, Arâf 7:3, Lokmân 31:21 ve Zümer 39:55. ayette ise bu emir bütün insanlara yönlendirilmektedir. Bu arada Âl-i İmrân 3:31, A‘râf 7:158 ve Zuhruf 43:61 gibi ayetlerde de Hz. Peygamber’e tâbi olunması gerektiği ifade edilmektedir.
Hz. Peygamber’e t abi olmak aslında onun da tabi olmakla yükümlü tutulduğu vahye yani Kur’an’a tâbi olmak manasına gelmektedir. Demek ki Kur’an’a t abi olmak bir şey, Hz. Peygamber’e t abi olmak başka bir şey değildir; her ikisi de Kur’an’a tâbi olmak şeklinde bir noktada buluşmaktadır. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz ayette dikkat çekilen husus da budur.
2. اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ “Elbette sen doğru yoldasın.” Yüce Allah Hz. Peygamber’in vahye sarılmasını emrettikten sonra, [sırât-ı müstakim] üzere olmanın ancak ve ancak Kur’an’a sarılmakla mümkün olacağını beyan etmektedir.
Yüce Allah En‘âm 6:87’de de beyan ettiği gibi bütün peygamberlerini ve elbette Hz. Peygamber’i [sırât-ı müstakîm] adını verdiği “dosdoğru yol”a ilettiğini haber vermektedir. Bu gerçek, Hz. Peygamberle ilgili olmakla birlikte bütün peygamberler için Yâsîn 36:4’te de zikredilmektedir. Bu kavram hakkında Fâtiha 1:6’da geniş bilgiler verdiğimiz için burada benzer şeyleri tekrarlamayacağız. Şu kadarını söylemekle yetinelim:
“Dosdoğru yol” anlamına gelen [sırât-ı müstakîm] tamlaması Kur’an’da 33 defa geçmektedir. Her namazın her rekâtında tekrarladığımız Fâtiha’da [sırât-ı müstakîm]i istememiz gerektiği öğretilmektedir. Öyleyse bu kavramın neyi karşıladığını Kur’an’dan öğrenmek durumundayız.
[Sırât-ı müstakîm], “[dâr-ı selâm]dır; yani barış ve esenlik yurdudur; hayat tarzıdır; İslam’dır, Kur’an”dır.(151) Bu anlamda Kur’an, doğruya götüren yegâne yoldur; onun [akvam] oluşu, “en doğru oluşu”nu değil, “tek doğru oluşu”nu ifade eder.(152) Başka kaynakların doğru olup olmaması Kur’an’a uygunluk şartına bağlıdır; Kur’an’a uygun olan doğrudur; aykırı olan ise yanlıştır; Hz. Peygamber’in öğütlediği anlayış budur.
[Sırât-ı müstakîm], “hidayet ve istikamet üzere olmak”,(153) “dinî esasların, dinî hassasiyetlerin ve hayatı çepeçevre kuşatan prensiplerin bütünü”,(154) “Yüce Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, hakikat i tasdik edenler, hakka şahit olanlar ve özü sözü bir salihlerin yolu”,(155) “içini Yüce Allah’ın doldurduğu ve sınırlarını O’nun belirlediği sapmaz hakikat yolu”dur.
[Sırât-ı müstakîm], “içeriği ilahi hakikatlerden beslenen, Müslümanların takip etmesi istenen, Allah’a ulaştıran, kapısı cennete açılan tek ve en kestirme yol”dur. [Sırât-ı müstakîm], Allah’ın,(156) özelde Hz. Musa ve Hz. Harun’un,(157) ayrıca Hz. İs a’nın(158) ve nihayet Hz. Peygamber’in takip ederek ümmetlerine rehberlik ettikleri yoldur.(159)
Sonuç olarak [sırât-ı müstakîm,] yorumunu yapmakta olduğumuz ayette de belirtildiği gibi genel anlamda bütün peygamberlerin(160) iman ettikleri, yaşadıkları ve ümmetlerine tebliğ ettikleri “hak ve hakikat yolu”dur.
Vahyin [sırât-ı müstakîm] üzere olmayı sağlayan yegâne ölçü olduğu gerçeğini daha önce de zikrettiğimiz üzere Hz. Peygamber de Kur’an’ı tarif ettiği uzunca bir hadisinde özellikle dile getirmektedir.(161) Söz konusu hadiste Hz. Peygamber, Kur’an’ın gerçeği yanlıştan ayıran özelliğini ve bütünüyle insan hayatındaki yerini oldukça geniş ve pek çok noktayı açıklayacak şekilde, özellikle de Kur’an’dan beslenen çeşitli boyutlarıyla anlatmıştır. Dolayısıyla bunun sonucunda bizden de bunu böyle kavrayıp bilmemiz istenmektedir.