-
.بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَآءِ وَاٰبَآءَهُمْ حَتّٰى جَآءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ ﴿٢٩﴾
ı. (29-30. Ayetler): Nimetlere Rağmen Vahye Büyü Demeleri
بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَآءِ وَاٰبَآءَهُمْ حَتّٰى جَآءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ وَلَمَّا جَآءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِه۪ كَافِرُونَ “Doğrusu, bunları da atalarını da kendilerine gerçek ve onu apaçık (tebliğ eden) bir elçi gelinceye kadar barındırdım. Kendilerine o gerçek (vahiy) gelince ‘Bu bir büyüdür; şüphesiz ki biz onu inkâr edenleriz!’ dediler.”
Buradaki بَلْ [bel] edatı “bilakis”; مَتَّعْتُ [metta‘tü] fiili “yaşatmıştım”; هٰٓؤُ۬لَآءِ [hâülâi] kelimesi “onları da”; وَاٰبَآءَهُمْ [ve âbâehum] tamlaması “ve onların babalarını da, atalarını da”; حَتّٰى جَآءَهُمُ [hattâcâehum] ifadesi “ta ki onlara gelinceye kadar”; الْحَقُّ [el-hakku] kelime si “hak, gerçek, Kur’an”; وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ [verasûlün mübînun] tamlaması “ve apaçık bir elçi”; وَلَمَّا جَآءَهُمُ [ve lemmâ câehum] ifadesi “onlara geldiği zaman”; الْحَقُّ [el-hakku] ifadesi “hak, gerçek, Kur’an”; قَالُوا [kâlû] fiili “demişlerdi ki”; هٰذَا [hâzâ] kelimesi “işte bu”; سِحْرٌ [sıhrun] sözcüğü “büyü(dür)”; وَاِنَّا [veinnâ ] ifadesi “ve muhakkak ki biz”; بِه۪ [bihî] ifadesi “onu”; كَافِرُونَ [kâfirûne] sözcüğü ise “inkâr edenler(iz)” demektir.
Burada Yüce Allah’ın inkârcı da olsa insanları dünya hayatında barındırdığı, onların ise hak ve hakikate karşı nankörlük ettikleri gündeme getirilmektedir.
1. بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَآءِ وَاٰبَآءَهُمْ حَتّٰى جَآءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ “Doğrusu, bunları da atalarını da kendilerine gerçek ve onu apaçık (tebliğ eden) bir elçi gelinceye kadar barındırdım.” Yüce Allah Hz. İbrâhim’in apaçık tevhid tebliğine rağmen istikamete gelmeyen kavmini, Mekkeli müşrikleri ve onların atalarını dünya hayatı bağlamında geçindirdiğini beyan etmektedir.
Yüce Allah, surenin 29-35. ayetlerinde müşriklerin risalete karşı olumsuz tavırlarını, Allah’ın peygamber belirlemesiyle ilgili yakışıksız ve saygısız yaklaşımlar ortaya koyanların bulunduğunu, bu davranışlarının hesabını vereceklerini, insanların tamamı âhiret inancını terk edip tamamen dünyaya yönelecek olmasaydı inkârcılara dünya hayatında daha çok imkanlar da verebileceğini, bütün bunların dünyanın geçimlikleri olduğunu, oysa âhiretin bütün dünyalıklardan daha hayırlı olduğunu dile getirmektedir.
a) بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَآءِ وَاٰبَآءَهُمْ “Esasında onları da atalarını da ben barındırdım.” Bu ifadenin bir benzeri Enbiyâ 21:44’te yer almaktadır. Buradaki بَلْ [bel] edatı “doğrusu”, “gerçek şu ki”, “esasında”, “(onların sandığının) aksine” gibi anlamlar verebilir. Önceki ayette verilen mesajla ilişkilendirdiğimizde Hz. İbrâhim’in geriye bıraktığı tevhid ilkesi insanların hakikate dönmeleri gerekçesine bağlanmıştı. İşte bu ayette yer alan بَلْ [bel] edatı onların bundan istifade etmediklerini, aksine bir tavır içerisine girdiklerini göstermektedir.
Ayette geçen مَتَّعْتُ [mette‘tü] fiili “belli bir süre geçimini sağlamak”, “belli bir süre yaşatmak” gibi anlamlara gelmektedir. Tâhâ 20:131’de de açıkladığımız üzere, Kur’an’da 70 yerde geçmekte olan [m-t-‘a] kökünden kelimeler fiil ve emir kalıplarında “yaşatmak, geçindirmek”,(92) edilgen fiil kalıplarında ise “yaşatılmak”(93) demektir. Kelimenin [metâ‘] şeklinde isim kalıbında ise “dünyalık, geçimlik, geçim dönemi”,(94) “boşanan kadının mehir dışında, iddet süresince bakımının üstlenilmesi”(95) ve “yük, eşya”(96) gibi anlamlara gelmektedir.(97)
[Mette‘a] veya aynı kökten gelen bütün fiil, isim ve emirler Kur’an’daki bütün kullanımlarında “geçicilik” manası içermekte, özellikle dünya hayatının sürekli olmadığı vurgulanmaktadır. İşte bu çerçevede Yüce Allah dar anlamda inkârcıları geniş anlamda ise bütün insanları kendisinin yaşattığını, onlara hayat imkânını kendisinin sunduğunu beyan etmektedir.
b) حَتّٰى جَآءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُب۪ينٌ “Kendilerine [el-hakk] (vahiy, Kur’an) ve onu apaçık (tebliğ eden) bir rasûl/elçi gelinceye kadar.” Yüce Allah Mekkeli müşrikleri de kendilerinden önce yaşamış olan sapkın insanları da kendisinin yaşattığını ifade ettikten sonra bu son vahiy ve Hz. Peygamber’in görevlendirilişine kadar bu durumun böyle sürüp gittiğini bildirmektedir.
Burada bahsi geçen zaman aralığını bir anlamda fetret dönemi gibi algılarsak, o zaman burada insanlara kitap gönderilmeden ve elçi görevlendirmeden kendilerinin cezalandırılmadığı ilkesine gönderme yapılabileceği anlaşılmaktadır. Bu noktada hem En‘âm 6:131-132 ve Kasas 28:59 gibi ayetleri, hem de İsrâ 17:15’te yer alan “Biz elçi gönderinceye kadar azap edici değiliz” ifadesini hatırlayabiliriz.
Ayette yer alan الْحَقّ [el-hakk] kelimesi “gerçeğin bilgisi, hakkı ve hakikati öğreten kaynak” manasında “vahiy” yani “Kur’an” demektir. Bilindiği ve Kur’an Tefsiri’mizin Birinci cildinde “Kur’an’ın Kur’an’daki İsimleri” başlığında da ele aldığımız üzere, Kur’an isimlerinden birisi de الْحَقّ [el-hakk]’tır. Çünkü Kur’an hak ve hakikatin bilgisini getirmiştir.
Ayette zikredilen رَسُولٌ مُب۪ينٌ [rasûl-i mübîn] “apaçık elçi” tamlamasından maksat ise elbette son peygamber Hz. Muhammed’dir. Onun مُب۪ين [mübîn] sıfatıyla nitelendirilmesinin sebebi, kendisine ulaştırılan bütün vahiyleri apaçık bir dille, eğip bükmeden, gizleyip abartmadan, geldiği gibi ümmetine aktarması, tebliğ etmesi, duyurmasıdır.
2. وَلَمَّا جَآءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِه۪ كَافِرُونَ “Kendilerine o gerçek (vahiy) gelince ‘Bu bir büyüdür; şüphesiz ki biz onu inkâr edenleriz!’ dediler.” Bu suçlamanın bir benzeri Ahkâf 46:7’de de yer almaktadır. Yüce Allah dünya hayatında barındırdığı Mekkeli müşriklerin duyarsızlığını ortaya koymak üzere kendilerine hak ve hakikatin bilgisi gelince vahye “büyü” dediklerini, onu tanımadıklarını ifade ettiklerini beyan etmektedir.
a) Müddessir 74:24’te de ifade ettiğimiz gibi, keskin zekâsı, feraseti ve dürüstlüğü sayesinde sıra dışı bir fert olan Hz. Muhammed, peygamberlikle buluşturulduğunda, müşriklerin düşmanlığı da başlamış oldu. “Pasif iyi”den “aktif iyi”ye dönüş gerçekleşince, işin rengi de değişmişti. Artık ona türlü türlü iftiralar atmaktan ve yakıştırmalarda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Onların düşmanlık dolu suçlamaları Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e yönelikti.
Önceki peygamberlere olduğu gibi,(98) Mekke müşrikleri de Hz. Peygamber’e “[mecnûn ] (cinlenmiş)”,(99) “[şâ‘ır] (şâir)”,(100) “[sâhır] (büyücü)”,(101) “[meshûr] (büyülenmiş)”,(102) “[kâhin] (büyücü, kehanette bulunan)”,(103) “[müfterî] (iftiracı)”,(104) “[mu‘allem] (insanlar tarafından) öğretilmiş”,(105) “[kezzâb] (çok yalancı)”,(106) “[dâllûn] (sapkın(lardan))”(107) ve “insanları ataların yolundan engelleyen kişi”(108) diyorlardı.
Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’e yönelik olumsuz tavrının nedeni olan “vahye, Kur’an’a” karşı tutumlarını ifade etmek üzere Müddessir 74:25-26’da şu bilgi verilmektedir: “(O nankör kişi), ‘Bu (vahiy, Kur’an), geçmişten nakledilen bir büyüden başka bir şey değildir; bu, insan sözünden başka bir şey değildir’ dedi.”
Yüce Allah, onların “Kur’an’ın Hz. Peygamber’in uydurması”,(109) “öncekilerin masalları”,(110) “geçmişten gelen büyü”,(111) “açık bir büyü”,(112) “karmakarışık rüyalar”,(113) “uydurulmuş bir iftira, yalan”(114) veya “bir beşer sözü”(115) olduğu şeklindeki suçlamalarını reddetmektedir.(116) Yüce Allah, Kur’an’ın “şeytanın sözü olmadığı”nı,(117) “onu şeytanların indirmediği”ni,(118) “hiçbir şairin ve hiçbir kâhinin sözü olmadığı”(119) gibi, “hiçbir şekilde şaka ve lakırdı olmadığı”nı(120) da beyan etmektedir.
b) وَاِنَّا بِه۪ كَافِرُونَ “Muhakkak ki biz onu inkâr edenleriz (ona inanmıyoruz).” Bu cümlede geçen كَافِرُون [kâfirûne] kelimesine “inkâr edenler”, “reddedenler” manası verilebileceği gibi “tanımayanlar” manası da verilebilir. Onlar vahyi Yüce Allah’ın indirdiğine inanmadıkları için Hz. Peygamber’in yalan konuştuğunu, dolayısıyla onun tebliğ ettiği metni tanımadıklarını ifade etmişlerdi.