وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا ف۪يٓ اَصْحَابِ السَّع۪يرِ “Şöyle demiş (olacaklar)dır: (Elçileri) dinleseydik yani aklımızı kullansaydık şu alevli ateş halkı arasında olmazdık!”
Ayetteki وَقَالُوا [vekâlû] fiili “ve dediler ki, demiş olacaklar ki”; لَوْ كُنَّا [levkünnâ] ifadesi “eğer (şöyle) olsaydık”; نَسْمَعُ [nesme‘u] fiili “dinliyor (olsaydık), dinleseydik, kulak verseydik”; اَوْ نَعْقِلُ [evna‘kılü] fiili “veya, yani akletseydik, aklımızı kullansaydık”; مَا كُنَّا [mâkünnâ] ifadesi “(şöyle) olmazdık”; ف۪يٓ اَصْحَابِ السَّع۪يرِ [fîashâbi’s-se‘îri] tamlaması ise “yakıcı azabı hak edenler içinde, azabın içinde olanlar arasında” demektir.
Bu ayette de öncekinin devamı olarak itirafların devamı gündeme getirilmektedir.
Peygamberlerin tebliğ ettikleri ve yaşayarak gösterdikleri dini esaslara kulak vermiş olsalardı yani akıllarını çalıştırsalardı bu felaketin içerisinde bulunmamış olacaklarını itiraf edeceklerdir. Burada öne çıkan iki hususa özellikle dikkat çekmek istiyoruz:
2. وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ “Ne kötü varış yeridir (orası)!” Ayetin sonundaki “Orası ne kötü bir varış yeridir!” ifadesi sonraki ayetlerde de dile getirildiği üzere cehennemin korkunç yapısını ortaya koymaktadır. Bazı insanlar her ne kadar mahşerdeki diriltilmeyi inkâr etseler de sonuçta varıp gidecekleri yer orasıdır.
Kur’an’da 37 kez(49) yer alan بِئْسَ [bi’se] kelimesi “ne kötü” manasına gelmektedir. Ayetteki بِئْسَ [bi’se] “ne kötüdür!” kelimesinin verdiği anlam budur. الْمَص۪يرُ [el-mesîr/mesîr] kelimesi Kur’an’da çeşitli ayetlerde(50) geçmekte ve “varış,” “dönüş yeri”, “dönüş” gibi anlamlar içermektedir.
Hayatın yaratılış gayesi imtihan olduğuna göre bunun değerlendirilmesinin yapılması gerekir; işte imtihanın sonucunun şekilleneceği yer de mahşerdir. Kâinattaki eşsiz düzenin ve sanatın sahibi olan Yüce Allah, bu erişilmez kudretine uygun olarak mahşerde de korkunç azap ortamı hazırlamaya kadir olduğunu ifade etmek istemektedir. Nasıl ki bu kâinat sisteminde O’nun tekliği tartışılmaz ise, mahşer şartlarındaki düzenlemelerinde de hiçbir şekilde ortağı olmayacaktır.
Yüce Allah surenin 7-14. ayetlerinde âhirete dikkat çekmekte, inkârcılar için hazırlanan cehennem hakkında bilgiler vermekte, cehennemliklere sorular sorulacağını, onların da çeşitli itiraflarda bulunacaklarını, itirafa rağmen sonucun değişmeyeceğini beyan etmektedir. Ardından saygılı kişilerin ödüle layık görülecekleri ve Yüce Allah’ın eşsiz ve erişilmez bilgisi de gündeme getirilmektedir.
1. Ayette yer alan لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ “Gerçeğe kulak verseydik yani/veya aklımızı kullansaydık” ifadesindeki iki cümle ilk bakışta birbirinin alternatifi gibi algılanabilir. Buna göre azaptan kurtulmak için ya peygamber öğretisini dinlemek ya da aklını kullanmak gerekmektedir. Oysa “birine kulak vermek” demek, aslında onun söylediklerini can kulağıyla dinleyip söylenenleri veya yapılanları akletmek demektir.
“Dinlemek” bir sesi sadece duymaktan ibaret olamaz. Öyleyse dinlemenin tam anlamıyla gerçekleşmesi için aklın devrede olması şarttır. Aklı, dinlemenin alternatifi gibi algılamak doğru bir bakış açısı değildir. Bu nedenle biz ayetteki اَوْ [ev] edatını “veya” anlamında değil, “ve” ya da “yani” anlamında değerlendiriyoruz. Gerçekleri akletmek, hakikatleri işitmek vs. ile ilgili benzer konular Hacc 22:46 ve Kâf 50:37’de de dile getirilmektedir.
Müzzemmil 73:1-4’te de geniş bir şekilde izah ettiğimiz üzere, Kur’an’da اَوِ [ev] edatının [tahyîr] denilen “seçenek” anlamının dışında, [tafsîl] denilen “yani”, “diğer bir ifadeyle”, “aslında” anlamına gelen kullanım örnekleri de bulunmaktadır.(65) Bu bağlamda Bakara 2:200, Nisâ 4:3, Hacc 22:46, Mü’minûn 23:6, Nûr 24:3, Sâffât 37:147, Şûrâ 42:51, Necm 53:9, Mülk 67:10, Me‘âric 70:30 ve Müzzemmil 73:3 gibi ayetleri hatırlatmakla yetinelim.(66) İşte bu örneklerden yararlanarak, yorumunu yapmakta olduğumuz ayetteki [ev] edatının seçenek değil, açıklama getirdiğini söyleyebiliriz.
Burada konu “yanında peygamber bulunan kişinin onu dinlemesi veya aklını çalıştırması”yla ilgilidir. Böyle olunca, peygamberi dinlemek ile onun durumunu, yani getirip tebliğ ettiği değerleri akletmek arasında bir fark yoktur. Karşısında bir peygamber varken onu dinlemeyip hakikati sadece aklıyla başka yerlerde aramanın burada kastedilmediği gün gibi aşikârdır. Her hal ü kârda, maksat peygamberlerin getirip tebliğ ettiği gerçeklere kulak verip onları akletmek ve hayatın vazgeçilmezi yapmaktır.
Buradaki اَوِ [ev] edatına eğer mutlaka “veya” manası verilecekse o zaman maksadı “peygamber öğretilerine kulak vermek”, eğer risalet öğretileri duyulmamışsa, ona benzer bir ortamda yaşanmışsa bu defa akıl, irade ve fıtratıyla gerçeği bulma çabasına girişmek kast ediliyor diyebiliriz. Bu da bir ihtimaldir diyor, anca k tercihimizin ilki olduğunu belirtmek istiyoruz.
2. Burada ele alacağımız diğer konu ise, kişinin hidayet ve dalalet noktasındaki durumuyla ilgilidir. Yüce Allah insanlara fıtrat, vicdan, akıl ve irade vermiş, iki yol göstermiş, peygamber görevlendirmiş ve kitap göndermiştir. Hidayet ve dalalet konusunda isteyenin istediğini onaylayacağını beyan etmiş, ancak küfürden razı olmayacağını, kullarının şükür ehli olmalarını istediğini ifade etmiştir.(67) Fâtiha 1:5, Müzzemmil 73:19, Müddessir 74:31, 54-56 ve İnsân 76:29-31’de de geçtiği üzere, hidayet ve dalalet konusu kulun iradesi ve Yüce Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşmektedir.
Hiç kimse “iradesiz, akılsız, rehbersiz ve kitapsız bırakılma” bahanesine sarılamaz. Hidayet ve istikamet hususunda gerekli olan her şey insana verilmiş, bütün imkânlar kendisine tanınmış, sonuçta da doğru yolu bulması kendisinden istenmiştir. Bunca gerçeklere ve imkânlara rağmen, arzu edilen tutum içerisine girmeyen ve istikamet tutturmayan kişiler kendi ateş sonlarını kendileri hazırlamış olacaklardır.
İşte yorumunu yapmakta olduğumuz ayetteki itirafta dile getirilen husus da budur. Yüce Allah, önceki iki ayette dile getirilen hususlarla ilgili olarak inkârcı nankörlerin kendi işledikleri günahlarını itiraf etmiş olacaklarını, ancak sonucun değişmeyeceğini bildirmektedir.