-
.اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿.٤﴾
Yüce Allah, surenin 36-45. ayetlerinde vahye kör bakanların, ondan yüz çevirenlerin şeytanla arkadaş kılınacaklarını, artık şeytanın onlardan ayrılmayacağını, mahşerde derin bir pişmanlık yaşayacaklarını, ancak her birisinin azapta ortak olacaklarını, körlüğü, sağırlığı ve sapkınlığı tercih edenlere hidayet edilmeyeceğini, onlardan bunun hesabının sorulacağını, vahye sarılmak gerektiğini, herkesin mutlak surette o vahiyden hesaba çekileceğini, Rahmân’dan başkasına kulluk edilmesi yönünde herhangi bir buyruğu olmadığını dile getirmektedir.
ııı. (40-42. Ayetler): Yüce Allah’ın Hz. Peygamber’e Moral Vermesi
اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَاِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذ۪ي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ “Sağırlara sen mi duyuracaksın veya körleri ve apaçık sapkınlıkta olanları sen mi doğru yola ulaştıracaksın! Biz seni onlardan alıp götürsek de şüphesiz ki onlardan intikam alırız. Veya onlara vadettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Şüphesiz ki bizim onlara gücümüz yeter.”
Buradaki اَفَاَنْتَ [efeente] zamiri “sen mi”; تُسْمِعُ [tüsmi‘u] fiili “işittirmektesin, işittirebilir misin, sen mi işittireceksin”; الصُّمّ َ [es-summe] kelimesi “sağır a”; اَوْ تَهْدِي [evtehdî] fiili “veya ( sen mi) yol göstereceksin”; الْعُمْيَ [el-‘umye] kelimesi “kör e”; وَمَنْ كَانَ [ve men kâne ] ifadesi “ve (şöyle) olan(lar)a da”; ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ [fî dalâl-i mübînin] tamlaması “apaçık sapıklıkta (olan)”; فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ [feimmânezhebenne ] ifadesi “biz ya muhakkak ki gidereceğiz”; بِكَ [bike] ifadesi “seni”; فَاِنَّا [feinnâ] ifade si “muhakkak ki biz”; مِنْهُمْ [minhum] ifadesi “onlardan”; مُنْتَقِمُونَ [muntekımûne] kelimesi “intikam alanlar(ız)”; اَوْ نُرِيَنَّكَ [evnüriyenneke] fiili “ya da sana mutlaka göstereceğiz”; الَّذ۪ي وَعَدْنَاهُمْ [ellezî ve‘adnâhum] ifadesi “onlara, kendilerine vadetiğimiz şeyi (azabı)”; فَاِنَّا [feinnâ] ifadesi “muhakkak ki biz”; عَلَيْهِمْ [‘aleyhim] ifadesi “onlara, onlara azap etmeye”; مُقْتَدِرُونَ [muktedirûne] kelimesi ise “gücü yetenler(iz)” demektir.
Burada Hz. Peygamber’e hem tebliğinde, hem de inkârcı muhataplara yönelik Yüce Allah’ın kudretinin yeteceğiyle ilgili mesajı gündeme getirilmektedir.
1. اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ “Sağırlara sen mi duyuracaksın veya körleri ve apaçık sapkınlıkta olanları sen mi doğru yola ulaştıracaksın!” Yüce Allah tercihini inkârdan yana belirlemiş olan, hak ve hakikate karşı sağırlığı ve körlüğü tercih eden, bu yüzden de apaçık sapıklıkta kalanlara Hz. Peygamber’in hiçbir şey duyuramayacağını inkârî bir soru ifadesiyle(144) dile getirmektedir.
Bu ifadenin bir benzeri Yûnus 10:42-43’te iki ayette şu şekilde geçmektedir: “Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyuracaksın? Onlardan sana bakan da vardır. Fakat -hele (gerçeği) göremiyorlarsa- körleri sen mi doğru yola ileteceksin?” Sağırlara hakikatin işittirilemeyeceğiyle ilgili olarak Kur’an’da çeşitli ayetler vardır.(145)
a) اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ “(Ey Peygamber!) Sağırlara sen mi işittireceksin?” Bu ayetlerden anlaşılıyor ki hakikate gönül vermeden bir şeyleri dinliyor görünmek, kişinin gerçeklere karşı manen sağır oluşunun ve aklını kullanmamasının sonucudur. Bu ayette durumu böyle olanlara karşı Hz. Peygamber’in moralini bozmaması gerektiği bildirilmektedir. Çünkü onlar dinliyor görünse de aslında dinlemiyorlar; akıllarını kullanıp bir hakikatin izini sürmüyorlardı. Bu nedenle fiziksel olarak değilse de mecazi olarak bunlar sağırdırlar.
Sağırlık Yüce Allah’ın bildirdiği prensiplere karşı ise bu durum fiziksel sağırlıktan çok daha kötü bir bozukluktur; çünkü böyle davranıldığı sürece kendileri istemediği sürece söz konusu kişilerin düzelme imkân ve ihtimali yoktur. Fiziksel sağırlıkta ise çeşitli yollarla hakikati öğrenmenin mümkün olduğu bilinen bir gerçektir. Kaldı ki fiziksel sağırlık bir kabahat değildir; çünkü doğuştan getirilmiş bir imtihan biçimidir; oysa manevi sağırlık kişinin kendi tercihidir ve bunun sonucuna katlanmak da kaçınılmaz olacaktır.
b) اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ “(Ey Peygamber!) Yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?” Konunun işitmeme boyutunun yanında bir de görmeme ve apaçık sapkınlıkta kalma boyutu vardır. İnkârcılar içerisinden Hz. Peygamber’e şeklen veya fiziksel olarak bakanlar bulunacağını, ancak eğer aklını kullanmıyorlarsa kör olmayı tercih eden kişiye, ayrıca apaçık sapıklıkta kalana yol gösterilemeyeceği soru cümlesiyle ifade edilmektedir.
Konuyla ilgili olarak hatırlanması gereken ayetlerden birisi Neml 27:80 ve Rûm 30: 53’tedir: “Sen körleri şaşkınlıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Sadece ayetlerimize inanıp da (Hakk’a) teslim olanlara duyurabilirsin.”
Bakıyor olmak gerçek manada görmeye yetmez. Çünkü kişinin gözleri açık olsa da gören beyindir. Beyni başka taraflara dalmış kişilerin bakar kör olarak dolaştıkları herkesin bildiği bir gerçektir. Tıpkı bunun gibi hak ve hakikatin izini sürmek için değil de sırf şeklen bir bakış sahibi olmak gerçekleri görmeye elbette yetmez. Bakmak başka şeydir; görmekse bambaşka bir şeydir. Aklı ve gönül gözü görmeyenlerin fiziksel olarak bir yerlere bakması, görülebileceklerin görülmesine yetmez.
Konuyla ilgili ayetlerde geçen “nazar etmek” esasında bilinçsiz bir eylem olarak tanıtılmaktadır. Eğer aklı görmüyorsa Yüce Allah bu kişiler için ayetin sonunda “gerçeği görmeyen kör(ler)” ifadesini kullanmaktadır. Zira Hacc 22:46’da da beyan edildiği gibi, “Gözler kör olmaz; ancak göğüslerdeki kalpler kör olur.” Gerçekleri görmemek bir körlüktür ve tıpkı önceki ayette de belirttiğimiz gibi asıl sıkıntılı olanlar da bu türden kişilerdir.
Fiziksel olarak kör olanların ne kadar zeki oldukları ve neleri başardıkları herkesin malumudur. Oysa gözleri açık olsa da gerçeğe kapattıkları kalpleri kör olanlar karanlıklara ve zindanlara asıl kendilerini hapsedenlerdir. Bedensel olarak kör olanlara nasıl ki yol tarif edilemezse, akıl ve gönül gözünü de hakka ve hakikate kapatanlara hidayet edilemez; rehberlik yapılamaz; yol gösterilemez. Çünkü Yüce Allah bu tiplerle ilgili olarak A‘râf 7:198’de şöyle buyurmaktadır: “Onları doğru yola çağırırsanız (ciddiye alıp) size kulak vermezler. Onları sana bakar görürsün; oysa onlar görmezler.”
Ayetin sonunda yer alan وَمَنْ كَانَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ “Apaçık sapıklıkta olanları” ifadesi hem öncesindeki “hakikate karşı körlüğü tercih edenlerle”, hem de bir öncesindeki “hakikate karşı sağır olanlarla” ilişkilendirilebilir. Buna göre sağırlığı ve körlüğü tercih edenlerin bu halleri nedeniyle apaçık sapıklıkta kaldıkları beyan edilmiş olur. Bu durumda söz konusu ifade bütün ayetteki mesajı açıklayıcı bir anlam vermiş ve körlüğün de sağırlığın da bedensel değil, manevi olduğunu ortaya koymuş olur.
2. فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَاِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ “Biz seni onlardan alıp götürsek de şüphesiz ki onlardan intikam alırız.” Yüce Allah Hz. Peygamber’e moral vermeyi amaçladığı önceki ayetteki mesajını devam ettirmekte ve kendisini vefat ettirse de onu inkâr eden müşriklerden er veya geç intikam alacağını, onlara dünyevi azap uygulayacağını haber vermektedir.
Burada geçen نَذْهَبَنَّ بِكَ [nezhebenne bike] ifadesi “seni gidermek” manasında “Hz. Peygamber’in vefat ettirilmesi”(146) anlamını içermekte ve Yüce Allah onu vefat ettirmiş olsa da geride kalanlardan intikam alacağını bildirmiş olmaktadır.
Demek ki inançta zulüm demek olan şirke bulaşanlar ve hayatını bu istikamette şirk içinde zulümle bulaştıranlar çevrelerindekilere de zulmetmiş oldukları için Yüce Allah onlardan müminlerin intikamını alacağını, yapıp ettikleri zulmün yanlarına kâr bırakılmayacağını haber vermektedir.
Ayette zikredilen مُنْتَقِمُون [muntekımûne] kelimesi ise Kur’an’da üç kez geçmektedir. Bu bağlamda söz konusu kelime Secde 32:22’de “mücrimlerden alınan intikamla” ilgilidir. Yorumunu yapmakta olduğumuz Zuhruf 43:41’de “şeytanı dost edinip cehennemi hak edenlerle”, Duhân 44:16’da ise vahiyden yüz çevirip Hz. Peygamber’e “insanlar tarafından öğretilmiş mecnun” diyenlerle ilişkilendirilmektedir.
Yüce Allah’ın intikam sahibi olduğunun beyan edildiği ayetlerde de benzer içerikler söz konusudur.(147) İşte hem bu ayetlerde hem de yorumunu yapmakta olduğumuz ayette bu kelime, şeytan dostları olan inkârcıları, zalimleri, fasıkları, mücrimleri, kısaca ilahi azabı ve gazabı hak edenlerden işledikleri zulmün karşılığında Yüce Allah’ın intikam alışını ifade eder.
Bu arada özellikle belirtelim ki Yüce Allah’a nispet edilen ve [intikâm] kelimesinin geçtiği bütün ayetlerde “zalimler”den, “haddini aşanlar”dan, “mücrim denilen suçlular”dan, “suçtan beslenenler”den, “fasıklar”dan, kısaca “ilahi azabı ve gazabı hak edenler”den söz edilmekte, işledikleri zulmün karşılığında Yüce Allah’ın onlardan intikam alacağı, hesap soracağı, bunların işlediği fiillerin karşılıksız bırakılmayacağı, fenalıklarının yanlarına kâr kalmayacağı ifade edilmektedir.
Yoksa Yüce Allah’a verilen bir eksiklik veya O’nun -hâşâ- herhangi bir mağduriyeti ya da haksızlığa uğratılması gibi bir durum söz konusu değildir. Çünkü hiç kimsenin Allah’a zarar vermeye gücü yetmez.(148)
3. اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذ۪ي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ “Veya onlara vadettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Şüphesiz ki bizim onlara gücümüz yeter.” Yüce Allah önceki ayette Hz. Peygamber’i vefat ettirse de inkârcı zalimlerden müminlerin intikamını alacağını beyan ettikten sonra, Hz. Peygamber hayattayken de onlara vadettiği azabı kendisine de gösterebileceğini, çünkü her şeye olduğu gibi buna da gücünün yeteceğini bildirmektedir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz bu son iki ayetle ilgili olarak Yüce Allah Yûnus 10:46’da şöyle buyurmaktadır: “Biz, onlara vaadettiğimizin (azabın) bir kısmını sana göstersek de veya (ondan önce) seni öldürsek de onların dönüşü de sadece bizedir. Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir.” Aynı şekilde Ra‘d 13:40’ta da şu bilgiler yer almaktadır: “Biz, onlara vaadettiğimizin (azabın) bir kısmını sana (dünyada) göstersek de veya (ondan önce) seni öldürsek de sana ancak (Allah’ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir.” Mü’min 40:77’de de benzer bir beyan yer almaktadır.
Yüce Allah inkârcılara uygulayacağı dünyevi azabın tamamını veya bir bölümünü Hz. Peygamber hayattayken gerçekleştirebileceğini, dolayısıyla inkârcıların korkunç akıbetlerini ona da gösterebileceğini, buna gücünün yeteceğini beyan ederek Hz. Peygamber’e ve müminlere moral, karşıtlarına ise gözdağı vermeyi amaçlamaktadır. Burada sözü edilen durum Bedir’de yaşanmış(149) ve ayetin ileriye dönük verdiği gaybla ilgili bir haber daha sonradan ispatlanmıştır.