-
.فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ۟ ﴿٢٥﴾
Yüce Allah, surenin 21-28. ayetlerinde müşriklere herhangi bir kitap verilmediğini, dolayısıyla öyle bir ilahi kitaba da sarılmış olamayacaklarını belirtmekte, tıpkı helak edilen eski taklitçiler gibi müşriklerin de atalarını taklide devam ettiklerini, Hz. İbrâhim’in babası ve kavmiyle bu konudaki mücadelesinin örnek olduğunu, onun tevhid ifadelerinin insanlığa rehber kılındığını ifade etmektedir.
ııı. (24-25. Ayetler): Tepkileri ve İbretlik Sonları
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَآءَكُمْ قَالُوٓا اِنَّا بِمَآ اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ “(Elçi) ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine de bana uymaz mısınız?)’ deyince, onlar ‘Doğrusu biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz!’ demişlerdi. Biz de onlardan intikam almıştık. Bak yalanlayanların sonu nasıl olmuştu!”
Buradaki قَالَ [kâle] fiili “demişti ki”; اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ [evelevci’tüküm ] sorusu “size getirmiş olsam da mı”; بِاَهْدٰى [bi ehdâ] ifadesi “daha doğrusunu, daha doğru olanını”; مِمَّا وَجَدْتُمْ [mimmâ vecettüm ] ifadesi “bulduğunuz şeyden”; عَلَيْهِ [‘aleyhi ] ifadesi “üzerinde”; اٰبَآءَكُمْ [âbâeküm] tamlaması “atalarınızı, babalarınızı”; قَالُوا [kâlû] fiili “demişlerdi ki”; اِنَّا [innâ ] ifadesi “muhakkak ki biz”; بِمَآ اُرْسِلْتُمْ [bimâ ursiltüm ] ifadesi “size gönderilmiş olanı (her bir vahyi)”; بِه۪ [bihî] ifadesi “kendisiyle”; كَافِرُونَ [kâfirûne] kelimesi “inkâr edenler(iz)”; فَانْتَقَمْنَا [fentekamnâ] fiili “intikam almıştık”; مِنْهُمْ [minhum] ifadesi “onlardan”; فَانْظُرْ [fenzur] emri “bak, gör”; كَيْفَ [keyfe] edatı “nasıl”; كَانَ [kâne] fiili “olmuştu, idi”; عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ [‘âkıbetü’l-mükezzibîne] tamlaması ise “yalanlayanların (feci) akıbeti” demektir.
Burada peygamberlerin ümmetlerine hakikati getirmeleri durumunda tepkilerinin nasıl olacağını sormaları, onların verdiği cevap ve hak ettikleri akıbet gündeme getirilmektedir.
1. قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَآءَكُمْ قَالُوٓا اِنَّا بِمَآ اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ “(Elçi) ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine de bana uymaz mısınız?)’ deyince, onlar ‘Doğrusu biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz!’ demişlerdi.” Yüce Allah peygamberlerin inkârcı muhataplarıyla yaşadıkları diyalogları hatırlatmakta, önceki iki ayette dile getirilen taklitçiliğin nasıl bir saplantı olduğunu göstermektedir.
a) قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَآءَكُمْ “(Elçi) ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine de bana uymaz mısınız?)’ demişti.” Yüce Allah eski kavimlere gönderdiği her bir elçinin muhatabı ve çağdaşı olan müşriklere ve inkârcılara yönelik olarak onların atalarını üzerinde buldukları dinî öğretilerden, takip ettikleri inanç ve yoldan çok daha doğru bir yol getirmiş olsa da yine de öyle mi davranacaklarını sorduğunu aktarmaktadır.
Kur’an’da yedi kez(82) zikredilen اَهْدٰى [ehdâ] kelimesi “daha doğru yol”, “en doğru hidayet” gibi anlamlar içermektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayette اَهْدٰى [ehdâ] kelimesi “daha doğru (yol)”, “daha doğru (din)”, “daha istikametli kılavuz” gibi anlamlar içermekte, böylece peygamberlerin kavimlerine getirip tebliğ ettikleri değerlerin eskiden kalma öğretilerden çok daha iyi/hayırlı bir akıbete yönlendirdiği ortaya konulmaktadır. Demek ki hak ve hakikat, değerini sabık (eski, önceki) olmaktan ve taraftar kalabalıklığından değil, sadık olandan, yani vahye dayalı referansından ve hakikate sadakat gösterenden almaktadır.
b) قَالُوٓا اِنَّا بِمَآ اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ “Onlar ‘Doğrusu biz sizinle gönderilen (her) şeyi inkâr ediyoruz’ cevabını vermişlerdi.” Yüce Allah peygamberlerin ümmetlerine teklif ettikleri hakikatin karşısında onların verdikleri cevabın olumsuz olduğunu beyan etmekte, bu çerçevede “sizinle gönderilenler her ne ise hepsini inkâr ediyoruz” dediklerini aktarmaktadır. Bu ifadelerle bir taraftan Hz. Peygamber’e ve bütün müminlere moral kazandırılmak istenmekte, diğer taraftan da inkârcılara gözdağı verilerek gittikleri yolun yanlış olduğu ortaya konulmuş olmaktadır.
Konuyla ilgili olarak A‘râf 7:76’da Semûd kavminin Hz. Sâlih’e aynı şekilde bir tepki gösterdiği aktarılmaktadır: “(Bunun üzerine haksız yere) büyüklük taslayanlar ‘Biz, sizin inandığınız şeyleri inkâr ediyoruz’ demişlerdi.” Semûd kavminin küçük de olsa bir bölümü iman etmiş olsa da belli ki büyük çoğunluğu inkârcılık yapmış, müminlerin iman edip itibar ettiği her ne varsa onları reddetmişler, açıkça küfürden yana tercih koymuşlardı.
Bu meseleyle ilgili bütün peygamberlere yönelik inkâr manasında genel bilgi vermesi açısından önceki ayette de hatırlattığımız üzere Sebe’ 34:34’te şöyle buyrulmaktadır: “Biz hangi ülkeye bir uyarıcı (elçi) göndermişsek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kişileri ‘Biz, size gönderilmiş olan her şeyi inkâr edicileriz’ demişlerdir.” Bu mesaj esasında aynı şekilde bütün inkârcı kavimlerin ortak tepkisi olarak Fussilet 41:14’te de yer almaktadır.
2. فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ “Biz de onlardan intikam almıştık. Bak yalanlayanların sonu nasıl olmuştu!” Yüce Allah bütün peygamberleriyle ilgili olarak yaptıkları tebliğe karşılık azgın ve sapkın kavimlerinin verdiği olumsuz tepkinin, hakkı ve hakikati yalanlamalarının sonunda onlardan intikam aldığını beyan etmekte, artık ibretlik akıbetlerinin nasıl olduğunun gezilip görülmesi gerektiğini bildirmektedir.
a) فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ “(Bunun üzerine) biz de onlardan intikam almıştık.” Kur’an’da beş kez(83) geçen فَانْتَقَمْنَا [fentekamnâ] “intikam almak” fiili “bir nimeti azap ile çekip almak”, Duhân 43:16’da geçen [muntekımûne] kelimesi ise “intikam alanlar” demektir.
Bu arada belirtelim ki Yüce Allah’a nispet edilen ve [intikâm]/ [muntekımûn] kelimelerinin geçtiği bütün ayetlerde “zalimler”den, “haddini aşanlar”dan, “mücrim denilen suçlular”dan, “suçtan beslenenler”den, “fasıklar”dan, kısaca “ilahi azabı ve gazabı hak edenler”den söz edilmektedir.
Buna göre, işledikleri zulmün karşılığında Yüce Allah’ın onlardan intikam alacağı, hesap soracağı, bunların işlediği fiillerin karşılıksız bırakılmayacağı, fenalıklarının yanlarına kâr kalmayacağı ifade edilmektedir.(84) Yoksa Yüce Allah’a verilen herhangi bir eksiklik veya O’nun -hâşâ- herhangi bir mağduriyeti ya da haksızlığa uğratılması gibi bir durum söz konusu değildir. Çünkü hiç kimsenin Yüce Allah’a zarar vermeye gücü yetmez.
b) فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ “Bak(ın), yalanlayanların sonu nasıl olmuştu!” Furkân 25:40’ta da açıkladığımız üzere, [yenzurû] fiili “bakmak, yani ibret almak” demektir. Bu cümle, Kur’an’da “öncekilerin yaşadığı yerleri gidip görmediler mi?”, yani “gitsin görsünler”,(85) “bütün bunlarda bir ibret vardır”,(86) “onların kıssalarında nice ibretler vardır”(87) şeklindeki ifadelerle aynı mesajı vermektedir.
“Hakikati yalanlayanların âkıbeti nasıl olmuş diye yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?”(88) meâlindeki ayetler ile yorumunu yapmakta olduğumuz ayet, esasında aynı mesajı içermektedir. Maksat öncekilerin âkıbetlerinden ibret alınmasını sağlamak ve onların düştüğü yanlışa düşülmemesi için insanlığa uyarıda bulunmaktır. Burada ilk muhatap Hz. Peygamber olsa da mesajın evrensel olduğunu mutlak surette belirtmemiz gerekmektedir.
Tercihini inkârdan yana belirleyenler bir anlamda zalimlerdir; hakikate karşı bozgunculuk yapanlardır; mücrimlerdir yani suç işleyenler ve suçtan beslenenlerdir. İnkârcıların yaşadıkları akıbet, benzer inkârcılar için de bir ders olmalı, aynı hataları yapanların aynı sonuçlarla karşılaşacaklarını herkes bilmelidir.
Ayetteki انْظُرْ [unzur] emri Hz. Peygamber’e hitaben gelse de mesaj “bakın, düşünün, ibret alın” gibi anlamlarla bütün insanlığa yöneliktir. Kur’an’da bu anlamda eski kavimlerden helak edilenlerin yurtlarında gezilip dolaşılması ve onların hallerinden ibretler alınması anlamında pek çok ayette(89) emirler vardır.