اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Şüphesiz biz akıl edesiniz diye onu Arapça bir Kur’an kıldık.”
Ayetteki اِنَّآ [innâ] ifadesi “muhakkak ki biz”; جَعَلْنَاهُ [ce‘alnâhu] fiili “onu kıldık, yaptık”; قُرْءٰنًا [Kur’anen] kelimesi “Kur’an olarak”; عَرَبِيًّا [‘arabiyyen] sözcüğü “Arapça”; لَعَلَّكُمْ [le‘alleküm] ifadesi “umulur ki siz”; تَعْقِلُونَ [ta‘kılûne] fiili ise “akledersiniz” demektir.
Burada Kur’an’ın Arapça indirilmesinin gerekçesi gündeme getirilmektedir.
Bu ayet benzer ifadelerle bir kez de Yûsuf 12:2’de yer almaktadır.
1. اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا “Muhakkak ki biz onu Arapça bir Kur’an kıldık.” Yüce Allah vahyi indirenin kendisi olduğuna dikkat çekmekte, böylece Hz. Peygamber’in vahyi uydurduğu veya ona bütün bunları bir beşerin öğrettiği iddia ve suçlamalarını reddetmektedir.
Ayetin başındaki اِنَّا [innâ] ifadesi “muhakkaklık” manası içererek cümlenin mesajını pekiştirmektedir. Bu arada ayette geçen “biz” çoğul zamiri vahyin kaynağının yüceliğine işaret etmekte ve kaynağının erişilmezliğine dikkat çekmektedir.
Yüce Allah Kur’an vahyinin bütününe قُرْاٰن [Kur’an] dediği gibi kısımlarına da [Kur’an] demektedir. Başka bir deyişle, yorumunu yapmakta olduğumuz ayetten de anlaşılacağı gibi, o döneme kadar indirilen vahiy parçalarına da Kur’an demektedir. Çünkü bu kelime ayetlerle ilgili olarak bir cins isimdir.(8)
Yûsuf 12:2 ve Fussilet 41:3, 44’te de ele aldığımız üzere, Kur’an’ın sıfatı olarak getirilen عَرَبِيّ [‘arabiyy] kelimesi vahyin Arapça yapısını göstermektedir. Kur’an’da 11 kez(9) geçen [‘arabiyy] kelimesi Kur’an’ın sıfatı olarak kullanılmaktadır. Bu kelime Kur’an’ın “Arapça lisana sahip” ilahi bir mesaj olduğunu, ayrıca “açık ve anlaşılır” bir yapıya sahip olduğunu ifade etmektedir. Bu şekilde önceki ayette [el-kitâb]’ın sıfatı olarak getirilen [el-mübîn] sıfatıyla da uyumlu bir mana söz konusudur.
Yüce Allah peygamber görevlendirmesindeki sünnetini beyan etmek üzere İbrâhim 14:4’te şöyle buyurmaktadır: “(Allah’ın emirlerini) onlara açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.” Yüce Allah ayetin bu cümlesinde peygamber göndermedeki prensibini ortaya koymakta ve her bir peygamberi sadece ve sadece kendi kavminin diliyle gönderdiğini beyan etmektedir. Gerekçe ise onlara gerçeğin apaçık bir şekilde ulaştırılması, net olarak iletilmesi, yani açıklanmasıdır.
İlahi mesajların gönderilme gerekçesi elbette ki anlaşılmalarıdır. Bunun için bir peygamber ve ilk muhatapları hangi dili konuşuyorlarsa kitap da o dilde gönderilmiştir. Fussilet 41:44’te geçtiği gibi, Arap olan bir kavme yabancı bir dille kitap gönderilmesi halinde bunun eleştirileceği haber verilmektedir. Rûm 30:22’de de beyan edildiği üzere, dillerin ve renklerin farklı oluşu Yüce Allah’ın kudretinin delillerindendir.
Esasında ırkların birbirine üstünlüğü olmadığı gibi insanların kullandıkları dillerin de birbirlerine herhangi bir üstünlüğü söz konusu değildir. Mesajın ilk muhataplara iletilmesi için mesaj ile muhatapların aynı dilde olması şarttır. Bu durum yorumunu yapmakta olduğumuz Zuhruf 43:3’te, ayrıca Yûsuf 12:2’de “aklın çalıştırılması”, Zümer 39:28’de ise “insanların muttaki olmaları yani sorumluluklarını bilip duyarlı davranmaları” şeklinde beyan edilmektedir.
Peygamberlerin kavimlerine tebliğ ettikleri mesajlar [el-mübîn ] olmaları itibariyle hem açıklayıcıdır hem de apaçıktır. Bu itibarla mesajın gizlenmeyip duyurulması ve pratik hayata dair prensiplerinin uygulanabilmesi onların yapısı gereğidir. Peygamberlerin [tebyîn] görevi tam da bu noktada önem arz etmekte ve dinin hayata taşınmasındaki örneklikleri gündeme gelmektedir. Âl-i İmrân 3:187’de dikkat çekilen husus da esasında böyle bir görevin bütün kitap verilenlerle ilgili olarak belirlendiğini ortaya koymaktadır.
2. لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Belki onu akledersiniz diye.” Bu ifade vahyin Arapça indirilişinin gayesini ortaya koymakta, bu arada تَعْقِلُونَ [ta‘kılûne] kelimesi fiil olarak kullanıldığı için, vahyi anlamanın önemine vurgu yapılmış olmaktadır. Zaten âlimlerimiz de bu fiile “fehmetme, fıkhetme” yani “anlama” manası vermişlerdir.(10)
Kur’an’da [el-‘akl ] “akıl” kelimesi isim kalıbında hiç kullanılmadığı, sürekli fiil kalıbında getirildiği için işletilmeyen aklın yok hükmünde olacağı mesajı verilmek istenmektedir. Yûnus 10:100’de belirtildiği gibi, Yüce Allah aklını kullanmayanlara pislik vereceğini (yağdıracağını) haber vermekte, dolayısıyla vahyin anlaşılması gerektiği beyan edilmiş olmaktadır.
Meryem 19:97, Duhân 44:58, Kamer 54:17, 22, 32, 40 ve Müzzemmil 73:20’de de beyan edildiği gibi kolaylaştırılmış olan vahyi anlamanın önünde hiçbir engel yoktur; yeter ki insanlar bu gerçeği fark ederek davranmaya çalışsınlar. Konuyla ilgili olarak Fussilet 41:3’te şöyle buyrulmaktadır: “(Bu), ayetleri Arapça bir Kur’an olarak açıklanmış, bilen bir toplum için müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiş) bir kitaptır.”
Demek ki vahyin Arapça indiriliş gayesi hakikati bilmek isteyenler için açıklanmış oluşuna bağlanmaktadır. Gerçekleri bilmek isteyenler için vahiy bizzat Yüce Allah tarafından açıklanmıştır; bu konuda Hûd 11:1-2’de verilen mesajlar hatırlanmalıdır.
Konuya tersinden bakılınca yani vahyin başka bir dilde indirilmesi durumunda yaşanabilecek itirazların nasıl reddedildiği de Fussilet 41:44’te şu şekilde beyan edilmektedir: “Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur’an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab’a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur’an’da ne söylendiğini anlamıyorlar.)”