-
.بَلْ قَالُوٓا اِنَّا وَجَدْنَآ اٰبَآءَنَا عَلٰىٓ اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰىٓ اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ ﴿٢٢﴾
ı. (21-22. Ayetler): Taklide Saplanmaları
اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِه۪ فَهُمْ بِه۪ مُسْتَمْسِكُونَ بَلْ قَالُوٓا اِنَّا وَجَدْنَآ اٰبَآءَنَا عَلٰىٓ اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰىٓ اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar! Hayır! ‘Şüphesiz ki babalarımızı (böyle) bir din üzerinde bulduk; biz de onların izleri üzere gidenleriz.’ dediler.”
Buradaki اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ [em âteynâhum] fiili “yoksa onlara vermiş miyiz”; كِتَابًا [kitâben] kelimesi “herhangi bir kitap”; مِنْ قَبْلِه۪ [min kablihî] ifadesi “ondan önce”; فَهُمْ [fehum] zamiri “onlar”; بِه [bihî] ifadesi “ona, o kitaba”; مُسْتَمْسِكُونَ [müstemsikûne] sözcüğü “sıkıca sarılanlar(dır)”; بَلْ [bel] edatı “aksine”; قَالُوا [kâlû] fiili “demişlerdi ki”; اِنَّا [innâ ] ifadesi “muhakkak ki biz”; وَجَدْنَا [vecednâ] ifadesi “bulduk”; اٰبَآءَنَا [âbâenâ] tamlaması “bizim babalarımızı, atalarımızı”; عَلٰىٓ اُمَّةٍ [‘alâ ümmetin] ifadesi “bir din üzere”; وَاِنَّا [veinnâ] ifadesi “ve muhakkak ki yine biz”; عَلٰىٓ اٰثَارِهِمْ [‘alâ âsârihim] ifadesi “onların izleri üzere”; مُهْتَدُونَ [mühtedûne] kelimesi ise “hidayet üzere olanlar(ız), gidenler(iz)” demektir.
Burada müşriklerin delilsiz ve dayanaksız konuşmaları ile taklide batmış oldukları gündeme getirilmektedir.
1. اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِه۪ فَهُمْ بِه۪ مُسْتَمْسِكُونَ “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar!” Yüce Allah Mekkeli müşriklerin durumunu eleştirmeye devam etmekte ve takındıkları tavrın sebepsiz ve mesnetsiz olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çerçevede inkârî bir soru ifadesi kullanarak Kur’an’dan önce kendilerine sıkıca sarılacakları herhangi bir kitap vermediğini,(69) bu nedenle tutumlarının son derece yanlış olduğunu ifade etmektedir.
Yüce Allah, surenin 21-28. ayetlerinde müşriklere herhangi bir kitap verilmediğini, dolayısıyla öyle bir ilahi kitaba da sarılmış olamayacaklarını belirtmekte, tıpkı helak edilen eski taklitçiler gibi müşriklerin de atalarını taklide devam ettiklerini, Hz. İbrâhim’in babası ve kavmiyle bu konudaki mücadelesinin örnek olduğunu, onun tevhid ifadelerinin insanlığa rehber kılındığını ifade etmektedir.
a) Yâsîn 36:6’da da ifade ettiğimiz üzere, Hz. Peygamber’in gönderildiği toplumun durumunun nasıl olduğu, yorumunu yapmakta olduğumuz ayette ele alınmaktadır. Kasas 28:46, Secde 32:3 ve Sebe’ 34:44’te “Hz. Peygamber’den önce kavmine hiçbir uyarıcı gelmediği” ifade edilmektedir. Ayrıca Sebe’ 34:44’te ve Fâtır 35:40’ta “kendilerine kitap indirilmediği”, Rûm 30:35’te “onlara herhangi bir delil indirilmediği”, Sâffât 37:156-157’de “hiçbir delillerinin ve kitaplarının bulunmadığı”, yorumunu yapmakta olduğumuz Zuhruf 43:21’de, ayrıca Kalem 68:37’de “kitaplarının olmadığı” inkârî soru kalıplarında gündeme getirilmektedir.
Bütün bu ayetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Muhammed’in peygamber olarak görevlendirildiği Mekkelilere ondan önce kendileriyle aynı dönemde yaşamış herhangi bir peygamber de kitap da gönderilmemiştir. Elbette Mekkelilere Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde veya yakın bir geçmişte kitap verilmeyip peygamber gönderilmemiş olması Kur’an’dan referanslara sahiptir; ancak Mekkelilerin daha önceden kalma hiçbir bilgiye sahip olmadıklarını söylemek doğru olamaz. Çünkü iyi biliniyor ki Mekke’de sayıları az da olsa hem Yahudi hem de Hristiyanlar, hatta Hz. İbrâhim’den kalma öğretileri takip eden Hanîfler, muvahhidler de vardı.
b) Ayetin sonunda yer alan فَهُمْ بِه۪ مُسْتَمْسِكُونَ [fehum bihî müstemsikûne] “Ona (mı) tutunuyorlar!” ifadesi müşriklerin tutundukları herhangi bir kitaplarının bulunmadığını ortaya koysa da mesaj açısından ilahi kitaplara sıkıca sarılmak gerektiğini, ilahi bilgiye dayanmadan konuşmanın hatalı bir davranış olduğunu öğretmektedir. Âl-i İmrân 3:103 ve Zuhruf 43:43’te de bu konuda ilahi buyruklar yer almakta, vahye sıkıca sarılmak gerektiği hükme bağlanmaktadır.
2. بَلْ قَالُوٓا اِنَّا وَجَدْنَآ اٰبَآءَنَا عَلٰىٓ اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰىٓ اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ “Hayır! ‘Şüphesiz ki babalarımızı (böyle) bir din üzerinde bulduk; biz de onların izleri üzere gidenleriz.’ dediler.” Burada müşriklerin taklide dayalı bir gidişi tercih ettikleriyle ilgili sözleri hatırlatılmaktadır. Bu cümlenin mesaj olarak benzeri bir sonraki ayette de yer almaktadır.
Yüce Allah, Mekkeli müşriklerin dinî kabulleri bağlamında delilsiz ve kitapsız bir şekilde davrandıklarını beyan ettikten sonra, bu defa onların nasıl bir taklit batağında olduklarını kendi ifadeleriyle aktarmaktadır. Atalarını ne üzerinde bulduysalar onu takip etmeyi, onların izinden gitmeyi doğru yol kabul ettikleri için Hz. Peygamber’in vahiy adına kendilerine aktardığı esasları reddetmişlerdi.
Ayetin başında yer alan بَلْ [bel] edatı “yoo, hayır”, “hayır, aksine”, “bilakis”, “ama hayır” gibi manalara gelmekte, müşriklerin bilgilerinin de kitaplarının da peşine gidebilecekleri sahih herhangi bir peygamber öğretilerinin de bulunmadığını ortaya koymaktadır.
Bu arada ayette geçen اُمَّة [ümmeh] kelimesi genel kabule göre “din”, “millet”, “inanç” manasına gelmekte, ayet “müşriklerin eski atalarının dini üzere devam ettikleri” şeklinde yorumlanmaktadır. Bu kelimeyi ا مَّة [immeh] şeklinde okuyanlar ise bunun “nimet”, “bulunulan durum” manasına geldiğini ifade ederek takip ettikleri, taklidin bir nimet olduğu zannıyla hareket ettikleri manası elde edilmektedir.(70)
Ayetin sonunda yer alan اٰثَارِهِمْ [âsârihim] tamlaması “ataların izleri” manasına gelirken مُهْتَدُون [muhtedûne] kelimesi ise “doğru yolu bulanlar”, “tâbi olanlar” anlamını içermektedir. Çünkü aynı konunun ele alındığı bir sonraki ayetin sonunda مُقْتَدُون [muktedûne] kelimesi kullanıldığı için, buradaki mesajın “takip edenler” manasında yorumlanabileceği açıktır.
Burada dikkat çeken bir başka nokta ise مُهْتَدُون [muhtedûne] kelimesini kullanmaları sebebiyle kendilerinin hidayet üzere olduklarını sandıkları, bu nedenle de hakikat adına onlara her ne söylenirse onu reddedecekleri anlaşılmaktadır.
Taklidin ne kadar kötü bir şey olduğuyla alakalı olarak Kur’an’da pek çok ayet vardır. Birkaçını hatırlatmakla yetineceğiz.
Hz. Nuh’a karşı çıkan kavmi, “Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık” sözünü söylemişti.(71) Benzer bir ifadeyi İsrailoğulları Hz. Musa’ya yönelik olarak dile getirmişlerdi.(72) Firavun bile kavmini Hz. Musa’ya karşı şekillendirirken, “(Mûsâ)’nın, sizin dininizi değiştirmesinden korkuyorum” demişti.(73)
Hz. Peygamber’e yönelik olarak müşriklerin sözü de aynı mantığın sonucuydu: “İçlerinden ileri gelenler öne atılarak (taraftarlarına şöyle dediler): (Eski inancınızda) yürüyün, tanrılarınıza bağlılığınıza devam edin/karşı isteklere direnin, sizden istenen (şimdi artık yapmanız gereken) budur. Son dinde/yaşayan son inançların hiçbirisinde bile böyle bir şey işitmedik. Bu, uydurmadan başka bir şey değildir.”(74)
“Onlara (müşriklere), ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”(75)
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği vakit, ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?”(76)
“Onlar bir çirkinlik yaptıkları zaman, ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: Allah çirkinliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”(77)
Bu ve benzer ayetlerde dile getirilen “Atalarımızı üzerinde bulmuştuk” sözü taklitçiliğin göstergesidir ve bu ümmet içerisinde öncelikle Mekkeli müşrikler bu hatalı yolu izleyenler olmuştur. Ancak mesaj elbette onlarla sınırlı değildir. Şeytanın izini takip eden herkesin bu uyarıların muhatabı unutulmamalıdır.
Şu‘arâ 26:74’te ele aldığımız üzere, Kur’an’da bu problemle ilgili oldukça fazla ayetin bulunduğu unutulmamalıdır. Konuyla ilgili ayetlerde mesele bütün açıklığıyla ele alınmakta ve taklidin ne kadar korkunç bir ahlaki sapma olduğu, sonunun da ateş azabına dönüşeceği beyan edilmektedir.(78)
Sâd 38:7’de de dile getirildiği gibi, Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’in söylemlerine karşılık “Son dinde bile böyle bir şey duymadık.” dediklerinde takip ettikleri mantık da aynıydı. Sonuçta “küfür tek millettir” ve onlar da şeytanlaşmış insanların veya cin şeytanlarının izini takipte herhangi bir sorun görmemişlerdi.
Yüce Allah insanoğlunu bu şeytanlara karşı uyarmış olmasına, hatta bir peygambere bile hata yaptıran şeytani gücün etkisinden kurtulmak için son derece kararlı bir tutum ve duruş sergilenmesi gerektiğini bildirmişken, taklidin en büyük savunucusunun şeytan olduğu ve taklide götürdüğü kişileri de ateşe çağırdığı unutulmamalıdır.
Son söz olarak şunu belirtelim: Taklidin ne kadar kötü bir şey olduğuyla alakalı olarak Kur’an’da pek çok ayet vardır. Bu vesileyle Bakara 2:170, Mâide 5:104, A‘râf 7:28, Yûnus 10:78, Hûd 11:53-54, 62, 87, Enbiyâ 21:53, Şu‘arâ 26:70-74, Lokmân 31:21, Sebe’ 34:43, Sâffât 37:69-74 ve Zuhruf 43:21-24 gibi ayetleri hatırlatmakla yetinelim.
Bütün bu ve benzer ayetlerde dikkat çekilen husus, taklidin son derece kötü bir şey olduğu ve sahiplerini ateşe götüreceğidir. “Bir şeyin önce gelmesi doğruluğunun delili olamaz. Bâtıl olan bir şey, öncelik arz ederek hakka dönemez, hak diye tanıtılıp kabul edilemez.”(79) Demek ki hakikat, değerini önceliğinden, taraftar kalabalıklığından veya atalardan geliyor oluşundan değil, hakka olan uygunluğundan ve doğru kaynağa sahip oluşundan alır. Buna karşılık taklit ise şeytandan yana olmaktır ve şeytanı takibin sonu ise elbette cehennem ateşidir.