Yüce Allah, surenin 46-56. ayetlerinde Hz. Musa ile Firavun’un kıssasına kısaca temas etmekte, Firavun’un kendi kavmini nasıl hor ve hakir görüp aşağıladığını, onları itaate mecbur bıraktığını beyan etmektedir.
ıı. (52. Ayet): Hz. Musaile Alay Edişi
اَمْ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذ۪ي هُوَ مَه۪ينٌ وَلَا يَكَادُ يُب۪ينُ “Yoksa ben kendisi zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu (adam)dan daha hayırlı değil miyim?”
Ayetteki اَمْ اَنَا۬ [emene] zamiri “yoksa ben miyim”; خَيْرٌ [hayrun] kelimesi “daha hayırlı (olan)”; مِنْ هٰذَا [min hâzâ] ifadesi “bundan”; الَّذ۪ي هُوَ [ellezî huve ] ifadesi “(şöyle) olan kişi(den)”; مَه۪ينٌ [mehînun] kelimesi “zayıf olan, aşağılık kişi”; وَلَا يَكَادُ يُب۪ينُ [velâ yekâdü yübînu] ifadesi ise “(kendisini) neredeyse açıkça ortaya koyamayan” demektir.
Burada Firavun’un Hz. Musa’yı değersiz ve kusurlu görme ve gösterme çabaları gündeme getirilmektedir.
Firavun kavmine hitaba devam etmekte, önce ihtişamını hatırlattıktan sonra, bu defa kendisini Hz. Musa ile mukayese ederek Hz. Musa’yı küçümsemektedir. Firavun “onca mülkiyete sahip olan kendisinin mi, yoksa değersiz, herhangi bir sözü açıkça ortaya koymaktan aciz biri olan şu adam yani Mûsâ mı daha hayırlıdır?” diye sorarak, aslında kendisinin çok daha hayırlı olduğunu ortaya koymayı amaçlamakta ve kavminin bunu böyle kabul etmesi gerektiğini beyan etmek istemekteydi.
Ayette Firavun’un Hz. Musa için dile getirdiği ve Secde 32:8, Kalem 68:10 ve Mürselât 77:20’de de geçen مَه۪ين [mehîn] kelimesi “değersiz, aşağılık” manasına gelmekte, böylece Hz. Musa’nın etkisiz, değersiz, fakir ve zayıflığı dile getirilmek istenmektedir.(190)
Bu arada ayetin sonundaki لَا يَكَادُ يُب۪ينُ [lâ yekâdü yübînu] ifadesi ise “neredeyse bir sözü, meramını açıkça ortaya koyamayan” manasına gelmekte, risaletine dair açık izahatta bulunamaması, delillerini savunamaması kast edilmektedir. Onun bu sözüyle kast ettiği şey, Hz. Musa’nın konuşmasındaki geçici sıkıntılı halini gündeme getirmek istemesiydi.
Önemine binaen bu meseleyi tekrar ele almakta yarar vardır. Konuyla ilgili olarak Tâhâ 20:27-28’de açıklamalarda bulunduğumuz üzere, Hz. Musa’nın bu durumla ilgili olarak kendi beyanı şöyle dile getirilmektedir: “Dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar.” Hz. Musa bu cümlesinde dilinden bağın çözülmesini Yüce Allah’tan istemekte, gerekçesini de “sözlerinin anlaşılması” olarak belirlemektedir.
Hz. Musa’nın dilindeki düğüm sanıldığı ve iddia edildiği gibi bir çeşit “kekemelik” olamaz.(191) Çünkü peygamberlik bir tebliğ kurumudur ve tebliğ de dili güzel kullanmanın zorunlu olduğu bir görevdir. “Kekemelik” elbette bir suç değildir; ancak risalet görevinde mesajın muhataplara doğru, açık ve etkili bir şekilde aktarılması vazgeçilmez, ert elenemez, ötelenemez bir öneme sahiptir.
Bu durumda Hz. Musa’nın böyle bir istekte bulunmasının sebebi ne olabilir? Bu sorunun cevabı mahiyetinde Şu‘arâ 26:12-14’te şu bilgileri görmekteyiz: “(Bu emir üzerine Allah’a yönelik olarak) Mu sa demişti ki: Ey Rabbim! Beni yalanlamalarından korkuyorum. İçim daralabilir, dilim dönmeyebilir; onun için Harun’a da (bana yardımcı olsun diye) peygamberlik görevi ver. Onların bana yönelttikleri bir de suç var. Bu nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.”
Bu konuda benzer başka bir bilgi de Kasas 28:33-34’tedir: “Musa şöyle demişti: Ey Rabbim! Ben (yanlışlıkla) onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ediyorum.”
İşte bu ayetlerde Hz. Musa’nın dilindeki düğümün sebebi “kavmi tarafından yalanlanma korkusu”, “göğsünün daralması”, “dilinin dönmemesi” ve “kavmi lehinde kendi aleyhinde bir günahın varlığı”dır. Bu bilgilerden anlaşılıyor ki, mesele Hz. Musa’nın daha önce bir gencin ölümüne neden olması sebebiyle(192) ilgili kavimden çekinmesi, göğsünün daralması ve öldürülme korkusuyla dilinin dönmemesidir. Buna ilave ve bütün bunların bir sonucu olarak kavmi tarafından yalanlanma korkusu yaşaması da önemli bir etkendir; yoksa herhangi bir kekemelik veya kalıcı bir konuşma özrü söz konusu olamaz.
İnsan, yaşadığı sıkıntılar ve psikolojik sorunlar nedeniyle rahat konuşamayabilir; çeşitli sebeplerden dolayı korktuğu için de sorunsuz bir şekilde kendini ifade edemeyebilir; bunlar hayatın akışı içerisinde normal şeylerdir.
Hz. Musa da daha önce ölümüne neden olduğu delikanlının akrabası veya yakınlarının da içinde bulunduğu topluluğa tebliğ ile görevlendirilince öldürülme ve yalanlanma korkusu yaşamış ve bu durum onun konuşmasına yansımıştı. Durumun farkına varan Hz. Musa bu noktada ilahi yardıma başvurmuş, gönlünün ferahlatılması ve dilindeki düğümün çözülmesi için Rabbine niyazda bulunmuştu.
Tâhâ 20:27’de yer alan مِنْ [min] edatı, [ba‘dıyet] yani “bir kısmı” manasına geldiği için Hz. Musa’nın hiç konuşamadığı değil, kısmen bir sıkıntının yaşandığı anlaşılmaktadır. Bu da sıkıntının dilden veya ağızdan değil, gönülden geldiğini gösterebilir. Nitekim Şu‘arâ 26:13’te göğsünün daralmasından sonra konuşamadığı beyan edilmekte, kullanılan kelimeler de geçmiş zaman kalıbında değil, [yedîku], [yentaliku] kalıbında gelecek zaman fiilleri olarak geçmektedir. Eğer Hz. Musa’da kalıcı bir kekemelik olsaydı bu durum geçmiş zaman kalıbındaki fiillerle ifade edilirdi.
İşte yorumunu yapmakta olduğumuz Zuhruf 43:52’de de Firavun, Hz. Musa’nın bu durumunu istismar etmekte, “neredeyse sözü anlaşılmayacak” ifadesiyle tekrar gündeme getirmekte, haliyle milletin gözü önünde kendisiyle alay etmekteydi. “Neredeyse anlaşılmamak” veya “sözün neredeyse açık olmaması”, meselenin bütünüyle ve sürekli olarak konuşmayla değil, geçici bir sıkıntı boyutuyla ilgili olduğunu göstermektedir.
Dipnotlar
190-) Semerkandi , age ., III, 260; Taberi , age ., XXV, 81; Zemahşeri , age ., IV, 251.
191-) Semerkandi , age ., III, 260; Taberi , age ., XXV, 82.