-
.وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ ﴿٣٧﴾
ı. (36-37. Ayetler): Vahye Kör Bakışın Akıbeti
وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَر۪ينٌ وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ “Kim Rahmân’ın [zikr]ine (Kur’an’a) karşı kör davranırsa (ondan yüz çevirirse), yanından ayrılmayan bir şeytanı ona sardırırız. Şüphesiz ki bunlar (şeytanlar), onları doğru yoldan alıkoyarlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”
Buradaki وَمَنْ يَعْشُ [ve men ya‘şu] ifadesi “ve her kim kör davranırsa, uzak yaşarsa, yüz çevirirse”; عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ [‘an zikri’r-rahmâni] tamlaması “Allah’ın hatırlatmasından, Kur’an’dan”; نُقَيِّضْ [nukayyıd] fiili “musallat ederiz”; لَهُ [lehû] ifadesi “ona”; شَيْطَانًا [şeytânen] kelimesi “bir şeytan”; فَهُوَ [fehüve] zamiri “o”; لَهُ [lehû] ifadesi “ona, onun için”; قَر۪ينٌ [karînun] kelimesi “yakın, ayrılmayan arkadaş (olur)”; وَاِنَّهُمْ [veinnehum] ifadesi “ve muhakkak ki onlar”; لَيَصُدُّونَهُمْ [leyesuddûnehum] fiili “mutlak surette onları engellerler”; عَنِ السَّب۪يلِ [‘ani’s-sebîli] ifadesi “o yoldan, doğru yoldan”; وَيَحْسَبُونَ [veyahsebûne] fiili “ve sanmaktadırlar, zannederler”; اَنَّهُمْ [ennehum] ifadesi “muhakkak ki onlar, kendileri”; مُهْتَدُونَ [mühtedûne] kelimesi ise “hidayet üzere olanlar(dır)” demektir.
Burada [zikr] demek olan Kur’an’dan yüz çevirmenin, ona karşı kör davranmanın akıbeti gündeme getirilmektedir.
1. وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَر۪ينٌ “Kim Rahmân’ın [zikr]ine (Kur’an’a) karşı kör davranırsa (ondan yüz çevirirse), yanından ayrılmayan bir şeytanı ona sardırırız.” Yüce Allah zikrinden her kim yüz çevirirse ona bir şeytan musallat edeceğini, artık adeta kendisine yapışık olacağını, ondan hiç ayrılmayacağını haber vermektedir. Ayette yer alan ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ [zükru’r-rahmâni] tamlaması “Yüce Allah’ın hatırlatması” manasında “vahiy”dir, yani “Kur’an”dır.(135)
Yüce Allah, surenin 36-45. ayetlerinde vahye kör bakanların, ondan yüz çevirenlerin şeytanla arkadaş kılınacaklarını, artık şeytanın onlardan ayrılmayacağını, mahşerde derin bir pişmanlık yaşayacaklarını, ancak her birisinin azapta ortak olacaklarını, körlüğü, sağırlığı ve sapkınlığı tercih edenlere hidayet edilmeyeceğini, onlardan bunun hesabının sorulacağını, vahye sarılmak gerektiğini, herkesin mutlak surette o vahiyden hesaba çekileceğini, Rahmân’dan başkasına kulluk edilmesi yönünde herhangi bir buyruğu olmadığını dile getirmektedir.
Burada geçen يَعْشُ [ya‘şu] fiili Kur’an’da sadece bu ayette yer almakta ve hem “körlük yapmak”,(136) hem de “yüz çevirmek” manasına gelmektedir. Bu fiili eğer [‘âşe/ye‘îşu ] kalıbından [ya‘şi] şeklinde okur ve fiili de “yüz çevirmek” manasında yorumlarsak mesaj gayet açıktır. Çünkü Tâhâ 20:124'te de beyan edildiği gibi, vahiyden yüz çevirenleri sıkıntılarla dolu bir dünya hayatı ve azapta unutulmuş bir ahiret hayatı beklemektedir. Bu konuda Tâhâ 20:124’te geniş bilgi vermiştik.
Ayetteki يَعْشُ [ya‘şu/‘aşâ] fiili eğer [‘aşâ] - [ya‘şû] kalıbında kabul edilirse -ki doğrusu budur- fiilin anlamı “körlük yapmak, kör davranmak” şeklinde olur. Bu anlam bu fiilin “gözde bir çeşit zayıflık ve tavukkarası denilen görmezlik, bir çeşit körlük” şeklindeki manasından kaynaklanmaktadır. Buna göre ilk cümlenin anlamı “Rahman’ın zikrine karşı kim kör davranırsa” demektir. Vahyi görmezlikten gelmenin sonu, demek ki şeytanla buluşmayı getirmektedir.
Önceki ayetlerle bağlantılı olarak bu ayeti anlayacak olursak verilmek istenen mesaj şöyle olur: Her kime dünyalık eşya manasında fazla mal, servet, nüfuz vs. verilirse artık onların gözü başka bir şey görmeyeceği için Yüce Allah’ın zikri olan vahyi de görmezler. Bunun sonucunda da kendilerine bir şeytan musallat edilir ve artık ondan bir daha da ayrılıp kurtulamazlar.
Konuyla ilgili olarak Fussilet 41:25’te şöyle buyrulmaktadır: “Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat etmiştik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü göstermişlerdi. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanacak olan) azap onlara da gerekli olmuştur. Muhakkak ki onlar ziyanda idiler.”
Bu ayette Yüce Allah şirki ve inkârı tercih edip mahşerde cehennem ateşini hak eden kişilere birtakım arkadaşlar musallat ettiğini, onların da kendilerine önlerinde ve arkalarında yapıp ettikleri veya yapacakları her ne varsa hepsini süslü gösterdiklerini bildirmektedir. Fussilet 41:25’te قَيَّضْنَا [kayyadnâ] kalıbında yer alan fiil yorumunu yapmakta olduğumuz ayette نُقَيِّضْ [nukayyıd] şeklinde, “musallat etmek”, “(başlarına) sardırmak”,(137) “bir şey vermek”, “göndermek”(138) gibi anlamlar içermektedir.
Bu arada aynı şekilde Fussilet 41:25’te قُرَنَآء [kuranâe] şeklinde geçen sözcük ise bu ayette شَيْطَان [şeytân] olarak zikredilmektedir. Dahası, yorumunu yapmakta olduğumuz ayette شَيْطَان [şeytân] kelimesi kullanıldıktan sonra, ayetin sonunda yer alan قَر۪ين [karîn] kelimesi şeytanın veya şeytanlaşmış insanların bu kişiye arkadaş olacağını, ona çok yakın durup yakın davranacağını da göstermektedir. Konuyla ilgili Nisâ 4:38’de hem “şeytan” hem de [karîn] kelimesi geçtiği için buradaki maksadı da bu çerçevede ele alabiliriz.
Yüce Allah işte vahiyden yüz çeviren ve tavrını inkârdan yana belirleyenlere hak ettikleri için bu tür arkadaşlar musallat ettiğini bildirmektedir. Bu tür arkadaşlar edinmek “sebep” değil, yorumunu yapmakta olduğumuz ayette de olduğu gibi Yüce Allah’ın vahyinden uzak yaşamanın “sonuç” halidir.
Meryem 19:83’te de şeytanların zaten kâfir olan kişilere gönderildiği, onları oynatıp durdukları, kışkırttıkça kışkırttıkları belirtilmektedir. Buradan hareketle, Nisâ 4:38’de “şeytanın yakın olduğu kişilere hitaben şeytanın çok kötü bir arkadaş olduğu” belirtilmekte, dolayısıyla Nisâ 4:38. ayetin bir “sonuç”, yorumunu yaptığımız Zuhruf 43:36’daki mesajın da “sebep” olduğu anlaşılmaktadır.
Kâf 50:27’de saptırılmasından dolayı başkasını sorumlu tutanlara karşılık şeytanın “onu ben azdırmadım, zaten kendisi bir sapıklık içindeydi” ifadesi hatırlatılmaktadır. İbrâhim 14:22’de insanların kendi iradeleriyle saptıkları şeytanın mahşerdeki bir beyanı olarak yer almaktadır.
Konuyla ilgili benzer bir mesaj Şu‘arâ 26: 221-223’te şu şekildedir: “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar, (yalan sözlere) kulak verirler; zaten çoğu da yalancıdır.” Ayrıca A‘râf 7:27’de şeytanların iman etmeyenlere dost kılınacakları beyan edilmektedir. الشَّيَاط۪ين [eş-şeyâtîn] kelimesinin çoğul gelmesi bu ifadenin kapsamında insan şeytanlarının da bulunduğunu göstermektedir.
“İmansızlıkla şeytanlık arasında bir çekicilik vardır. Korusuz bahçeye haşerelerin üşüştüğü gibi imansız kalplere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytanlığı sever, şeytana mahsus hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız hayırsızla düşer kalkar; eşkıyanın reisi en büyük haydut olur. Bunun gibi imansızların bütün eğilimleri şeytanlıkta olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevk eder, soydurur, soyarlar.”(139)
Bu ayetle ilgili bir başka yorumu daha burada aktarmakta özellikle yarar görmekteyiz:
“Vahye gece gibi karanlık bir akılla bakanın, vahyin gösterdiği hakikati göremeyeceği imasını taşır. Zımnen: Baktığı ne kadar doğru olursa olsun, yamuk bakan doğru göremez. Kusurlu bakış bakılan üzerinde hiçbir kalıcı etkiye sahip değildir, sadece sahibini aldatır. Vahyin mesajını bulandırmak, muhkemine müteşabih, müteşabihine esrarlı bir şifre ve bulmaca muamelesi yapmak da bu çerçevede değerlendirilmelidir.”
“Tavukkarası bakışın çağrıştırdığı bir başka nükte de ayetlere ‘darı’ muamelesi yapıp onu anlamak yerine didiklemektir. Vahye yamuk bakan, şeytani bir öteki kişiliğin uydusu olmakla cezalandırılır. Manevi şizofreni adını verebileceğimiz bu inançsızlık hastalığı, sahibini güdülerinin ve bilinçaltının nesnesi haline getirecektir. Bu ayet insanın nasıl şeytanın yörüngesine girip onun uydusu haline geldiğini ifade etmektedir.”(140)
2. وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ “Şüphesiz ki bunlar (şeytanlar), onları doğru yoldan alıkoyarlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” Yüce Allah [zikr] olarak tanımladığı “Kur’an”dan yüz çevirenlere bir şeytan musallat edeceğini ve onun da artık ondan hiç ayrılmayacağını beyan ettikten sonra, artık şeytanların onları Allah yolundan engelleyeceklerini, üstelik kendilerinin hak ve hakikat üzere olduğunu sandıklarını haber vermektedir.
Önceki ayette ifadeler tekil iken, bu ayette çoğul olmasının nedeni, maksadın Fussilet 41:25’te verilen bilgi çerçevesinde anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır. Anlaşılıyor ki, ifadeler her ne kadar tekil ise de bu bir sembolik anlatımdır; maksat çoğul olarak düşünülmelidir. İlâhi huzurda yargılama tek tek gerçekleşeceği için de bir sonraki ayette ifadeler yeniden tekil hale getirilmektedir.
Şeytanları dost edinenler ve sonrasında yaşananlarla ilgili olarak A‘râf 7:30’da şöyle buyrulmaktadır: “Onlar, kendilerinin doğru yolda olduğunu sanarak Allah’ın peşi sıra şeytanları kendilerine dostlar edinenlerdir.” İnsanların sapkınlığı tercih edenleri ve kendilerine sapkınlık kararının hak olduğu bu kişiler, şeytanları Yüce Allah’ın peşi sıra veya Allah’ı bırakıp dostlar edinmişlerdi. Bunu yapan kişiler kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanarak derin bir aldanış içerisine girmişlerdi. Sapkınlık kendilerine hak olanların bu hali, hidayet üzere olduklarını sanmalarının sonucu gerçekleşmiştir.
Bu noktada en çok dikkat çeken hususlardan birisi, gittiği yolun yanlış olduğunu fark edememektir. Zira ayetin sonundaki وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُون “Hidayete erdirildiklerini sanırlar” ifadesi bu sıkıntılı durumu göstermektedir. A‘râf 7:30, Kehf 18:103-104 ve Mücâdele 58:18’de de benzerleri bulunan bu ifade, insanoğlunun yanılgı noktalarının en tehlikelisini oluşturmaktadır.
İnsan bir şeyin yanlış olduğunu bilirse bile bile onun peşine gitmeme ihtimali yüksektir. Ancak eğer yolunun doğru olduğuna inanır ve yanılmadığını düşünürse artık kendini kontrol etme ihtiyacı hissetmez, hatadan tevbe edemeden ölüp gider ki en büyük kayıp budur. Esasında Kehf 18:103-104’te “en büyük ziyanda olanlar” ifadesiyle kast edilenler de işte bu tiplerdir.
Yanlış yolda olanların büyük çoğunluğu, bu ayetlerde de dile getirildiği gibi gittiği yolun yanlış olduğunu bilmeyen, hatta doğru yolda olduğunu sananlardır. Bu nedenle, insan için en önemli hareket noktaları, inanmadan önce neye inanacağını bilmesi ve onu araştırmasıdır; duyduğu her şeye hemen inanmaması ve haberin doğruluğunu araştırmasıdır. Şüphe denilen şey, doğruya en çok benzeyen yanlıştır.
İşte şeytanlar da tam bu noktada devreye girmekte ve insanları aldatmayı kolayca başarmaktadır. Bu sıkıntılı ve korkunç akıbetten kurtulmanın yolu Yüce Allah’ın vahyi olan Kur’an’a sarılmak ve onu en iyi anlayıp uygulayan Hz. Peygamber’in bize nakledilen sahih sünnetini takip etmek, yalan, uydurma ve iftiralardan behemehâl uzaklaşmaktır.